Ateş, şehrin üzerine yağmur gibi yağıyordu. İnsanlar sokaklarda koşuyor, çığlıklar gökyüzüne karışıyordu. Ama kimse nedenini bilmiyordu. Sadece kral biliyordu. Ve kral, sarayın en yüksek kulesinde oturmuş, olanları izliyordu. Yüzünde bir gülümseme vardı. Çünkü bu, onun planıydı. Yıllardır beklediği gün gelmişti. Ateş, sadece bir başlangıçtı. Gerçek felaket, ateş söndükten sonra başlayacaktı.
Adı Kael‘di. Otuz iki yaşındaydı ama gözleri kırk yıl yaşamış gibi yorgundu. Saçları siyah, gözleri gri. Bir zamanlar kralın en güvendiği askeriydi. Ama şimdi, kralın en büyük düşmanıydı. Çünkü kral, onun ailesini öldürmüştü. Annesini, babasını, küçük kız kardeşini. Hepsini. Bir gece, hiçbir sebep yokken. Sadece kral öyle istediği için. Kael o gece kaçmıştı. Yemin etmişti. “Bir gün geri döneceğim,” demişti. “Ve o gün, kralın külleri gökyüzüne savrulacak.”
Kael, dağların ötesinde, unutulmuş bir vadide yaşıyordu. Orada, kimsenin bilmediği bir şey vardı. Küllerin Kitabı. Bu kitap, dünyadaki tüm ateşlerin sırrını taşıyordu. Nasıl yakılır, nasıl söndürülür, nasıl kontrol edilir. Ama kitabın bir bedeli vardı. Her sayfa, bir anıyı silerdi. Kael, on iki yılda on iki anısını silmişti. Annesinin yüzünü hatırlamıyordu artık. Kız kardeşinin sesini unutmuştu. Babasının ellerini hissedemiyordu. Ama umurunda değildi. Çünkü intikam, her şeyden daha önemliydi. Ya da öyle sanıyordu.
Bir gece, vadide bir yabancı belirdi. Genç bir kadın. Adı Lira‘ydı. Yirmi beş yaşında, saçları kızıl, gözleri yeşil. Üzerinde yırtık bir pelerin, elinde eski bir hançer vardı. Kael onu görünce silahına davrandı. “Kimsin?” dedi. Lira gülümsedi. “Ben senin geçmişinden geliyorum,” dedi. “Ve senin geleceğini değiştirmeye geldim.” Kael şaşırdı. “Ne demek istiyorsun?” Lira pelerinini açtı. Göğsünde bir yara izi vardı. Bir ok izi. “Bu iz,” dedi, “senin okun. On iki yıl önce, kralın askerleri köyümüzü bastığında, sen de oradaydın. Bize yardım etmedin. Sadece izledin. Ben o gün öldüm. Ama bir şey beni geri getirdi. Küllerin Kitabı. Ben de senin gibi onu kullandım. Ama ben farklı bir şey için. İntikam için değil. Kurtuluş için.“
Kael geri çekildi. “Sen yalancısın,” dedi. “Ben kimseyi öldürmedim.” Lira başını salladı. “Hayır,” dedi. “Öldürmedin. Ama izledin. Ve izlemek de bir seçimdir.” Kael sustu. Çünkü doğruydu. O gün, köyün yandığını görmüştü. İnsanların çığlıklarını duymuştu. Ama hiçbir şey yapmamıştı. Çünkü korkmuştu. Korku, bazen en büyük ihanettir. Lira devam etti. “Ben sana bir teklif getirdim,” dedi. “Küllerin Kitabı’nı bana ver. Ben onu yok edeceğim. Ve sen, intikamından vazgeçeceksin. Bunun yerine, kralı adaletle yargılayacaksın. Halkın önünde. Herkesin gözü önünde.” Kael güldü. “Adalet mi? Bu dünyada adalet yok.” Lira gözlerini kıstı. “O zaman sen de mi kral gibi olacaksın? Güç için her şeyi yapan biri?” Kael bir an durdu. Sonra başını salladı. “Belki de,” dedi. “Ama bu benim seçimim.”
Lira elini uzattı. “O zaman bir anlaşma yapalım,” dedi. “Sen kitabı bana ver. Ben de sana bir şey vereyim. Kaybettiğin anılarını. Hepsini. Annenin yüzünü, kız kardeşinin sesini, babanın ellerini. Hepsi geri gelecek.” Kael dondu. “Bunu yapabilir misin?” Lira başını salladı. “Küllerin Kitabı sadece anıları silmez,” dedi. “Onları geri de getirebilir. Ama bunun için bir bedel var. Senin intikamını vermen gerek.” Kael düşündü. Uzun uzun düşündü. On iki yıl. On iki yıl boyunca intikam için yaşamıştı. Ama şimdi, karşısında bir seçim vardı. İntikam mı, anılar mı? Nefret mi, sevgi mi? Kael gözlerini kapattı. Annesini hatırlamaya çalıştı. Ama hatırlayamadı. Kız kardeşini düşündü. Ama göremedi. Babasını hissetmeye çalıştı. Ama hissedemedi. Gözlerini açtı. “Tamam,” dedi. “Anlaştık.”
Kitabı Lira’ya verdi. Lira kitabı açtı. Bir sayfa çevirdi. Bir sayfa daha. Sonra bir sayfa daha. Ve her sayfa çevrildiğinde, Kael’in zihninde bir anı belirdi. Annesinin gülümsemesi. Kız kardeşinin kahkahası. Babasının sıcak elleri. Kael dizlerinin üzerine çöktü. Gözyaşları yanaklarından süzüldü. Yıllardır ilk kez ağlıyordu. Lira kitabı kapattı. “Şimdi,” dedi, “krala gidelim. Ama bu kez, kılıçla değil. Adaletle.“
Şehre döndüklerinde ateş sönmüştü. Ama küller hâlâ sıcaktı. Kral, sarayında oturuyordu. Kael içeri girdiğinde kral güldü. “Demek geri döndün,” dedi. “İntikam için mi?” Kael başını salladı. “Hayır,” dedi. “Adalet için.” Kral şaşırdı. “Adalet mi? Sen kimsin ki adaleti getiriyorsun?” Kael öne çıktı. “Ben,” dedi, “ailesini kaybetmiş biriyim. Ama artık intikam istemiyorum. Ben sadece gerçeği istiyorum. Herkesin önünde. Halkın önünde.” Kralın yüzü soldu. Çünkü gerçek, onun en büyük korkusuydu.
Salonun kapıları açıldı. Halk içeri doldu. Yüzlerce insan. Kralın karşısında durdular. Kael konuştu. “Bu adam,” dedi, “ailesini öldürdü. Benim ailemi. Sizin ailenizi. Herkesin ailesini. Ama şimdi, onu kendi silahıyla vuracağız. Gerçekle.” Kral bağırdı. “Yalan! Hepsi yalan!” Ama kimse dinlemedi. Çünkü Kael’in elinde bir şey vardı. Küllerin Kitabı. Ve kitap, kralın tüm sırlarını açığa çıkarıyordu. Her sayfa, bir cinayeti. Her sayfa, bir yalanı. Her sayfa, bir ihaneti. Kral dizlerinin üzerine çöktü. “Yeter,” dedi. “Yeter!” Ama Kael durmadı. Çünkü adalet, bazen acımasızdır.
Kral, halkın önünde yargılandı. Suçlu bulundu. Ve cezası, kendi ateşiyle yakılmak oldu. Ama Kael, son bir şey yaptı. Kralı affetti. “Ben seni affediyorum,” dedi. “Çünkü intikam, beni sana benzetiyordu. Ben artık sen olmak istemiyorum.” Kral gözlerini kapatmadan önce son bir kez baktı. “Sen,” dedi, “benim en iyi askerimdin.” Kael başını salladı. “Hayır,” dedi. “Ben senin en kötü düşmanınım. Ama artık o da değilim. Ben sadece Kael‘im.”
Ateş yakıldı. Kral kül oldu. Ama Kael, külleri toplamadı. Onları rüzgara bıraktı. Çünkü geçmiş, geçmişte kalmalıydı. Kael, Lira’yla birlikte şehirden ayrıldı. Dağların ötesine, unutulmuş vadiye döndüler. Orada, Küllerin Kitabı’nı gömdüler. Bir daha kimse bulmasın diye. Kael, annesinin yüzünü hatırlıyordu artık. Kız kardeşinin sesini duyuyordu. Babasının ellerini hissediyordu. Ve ilk kez, gerçekten mutluydu. Lira ona baktı. “Pişman mısın?” diye sordu. Kael gülümsedi. “Hayır,” dedi. “Artık pişman değilim. Çünkü intikam, beni yok ediyordu. Ama affetmek, beni kurtardı.” Lira elini tuttu. “O zaman,” dedi, “yeni bir hayata başlayalım.” Kael başını salladı. “Evet,” dedi. “Ama bu kez, küllerden değil. Ateşten.“
